Yulian
ayaklanır ayaklanmaz, yer altından belirgin bir şekilde gelen titreşimler
hissetti.
“Bunlar
onlar.”
Yulian
yerdeki titreşimlerin yakınlardaki çöl ejderlerinden kaynaklandığını onayladı. Canavarlar
arasında, Spec* ve Gorias** kumda yaşardı, ama büyük bir sürü olsalar bile bu
kadar büyük sarsıntıya neden olamazlardı. Sarsıntılara neden olan çöl
ejderiydi.
*Top çeklinde
bir yaratık kumda yaşar küçük canlıları yer
**Kumda yaşayan kaplumbağamsı bir yaratık
**Kumda yaşayan kaplumbağamsı bir yaratık
“Hadi gidelim.”
Şimdi çöl
ejderinin yakınlarda olduğunu bildiğinden, pirmanın sırtında son hız gidiyordu.
Yaklaşık on dakika boyunca yolculuk etti.
“Oh!
inanılmaz.”
Yulian
gözlerinin önündeki görüntü karşısında afallamıştı.
Vücudunun yarısı
hala kumun altında olsa bile, hala gökyüzüne kadar ulaşıyordu. En küçük ucunda
bile en az on metre uzunluğundaydı. Gövdesinin hala kumun altında kaldığından
dolayı, boyunu tam olarak kestiremiyordu bile.
Bu bir
süredir aradığı ejderdi. Sonunda onu bulmuştu.
Orada, yerden
yükselerek, birbirine dolanmış ağaç köklerini andıran üç çöl ejderi vardı.
Yulian, büyük meyvelere benzeyen bu üç kafaya bakarken nefesi kesilmişti. Hatta,
bir an için geri çekilmeyi bile düşündü.
Kendinden emin
olmasına rağmen, üçüyle birden baş etmenin imkansız olduğunu düşündü. İlk olarak,
kaçıp bölgeyi tarayarak onları tek tek avlamayı planladı.
Crrrr. Crraaaaaak!
Yulian kararını
verdi ve kaçmak için pirmasını çevirince, kafasını çevirmesini sağlayan, tüm
çölü titreten gürültülü bir ses duydu.
“Buda ne!”
Karşısında eğlenceli
bir manzara vardı. İki koyu kırmızı çöl ejderi, kızıl çöl ejderini ısırmaya
çalışıyordu.
Kızıl ejder,
ikisinin saldırısından kaçmak için, vücudunu sola döndürerek kafasını sağa
çekiyordu, ama birbirlerine dolanmış oldukları için bu çok zordu.
Yine de,
kızıl ejder güçlü olan tarafmış gibi görünüyordu; iki koyu kırmızı çöl ejderi
tarafından, her yerinden yaralanmış ve ısırılmış olsa bile, ciddi bir yara
almamıştı ve dayanabiliyordu.
Ama vakit
geçtikçe, hareketleri yavaşladı ve sonunda koyu kırmızı ejderlerin kazanacağı
kesindi.
Yulian’ın
aklından ne geçmiş olabilir ?
Yulian pirmasını
geri çevirerek üç çöl ejderinin savaşmakta olduğu konuma doğru yöneldi. Yaklaşmaya
başladıkça, pirma bu çöl canavarlarından korktu ve hareket etmeyi kesti. O zaman,
Yulian, pirmasının sırtından atladı ve omuzlarının üstünden iki iki koca
kılıcını çekti.
“Haaaaaaaaa!”
Kuvvetli bir
çığlıkla Yulian’ın bedeni hızlıca üç çöl ejderinin savaşmakta olduğu yere
vardı.
Craaaaaaa!
Üç çöl ejderi
de birbirleriyle vahşice savaşmakla meşgul olduklarından alt taraftan yaklaşan
Yulian’ı fark edemediler.
“Sadece ağaç
kesiyormuş gibi davran. Üç metre kalınlığında devasa bir ağaç.”
Yulian yukarı
bakarak kendi kendine mırıldandı.
“Birbirlerine
dolanık oldukları sürece, bedenleri düşene kadar serbest kalamazlar.”
Bu balıkçının
kârı denilen şeydi. Yulian ustasının öğrettiği bu terimle sersemlemişti.
(İki parti birbirini yerken, üçüncü bir partinin pek bir iş yapmadan kârlı çıktığı durumlarda söylenen bir Kore deyimiymiş. Balıkçının karı denmesinin sebebi ise, bir gün bir kuş, deniz tarağını yemek için gagalayarak ikiye ayırır ama içini açmasını çok geçmeden, deniz tarağı kendini kapar ve kuşun kaçmasına izin vermez. İkisi kavga ederken bir balıkçı ikisini de yakalar.)
Crack. Crack
Yulian yavaşça
gerilirken kılıçlarını savurdu. Kalçalarını kasabildiği kadar kastı, ve iki
büyük kılıcı da yere paralel hale gelince, hızlıca kalçasını salıp kılıcını
savurdu.
Haşıııırrrt.
Yulian’ın koca
kılıçları sonunda değerli bir rakiple tanıştılar.
“Guoooo!”
O an delici ses,
duyduğunda kulak zarları patlayacakmış gibi hissetti, iki büyük kılıç kumlu
zemine oluk oluk kan akmasını sağlayarak, kendilerini yine gösterdi, görevlerini
tamamlamışlardı.
“Şimdi
yavaşlamanın sırası değil.”
Yulian bir an
bile havalı görünmeden, tekrar kalçalarını sıktı.
“Bu sefer,
kızıl olan.”
Yulian
kafasında kurguladı. Onları keserken bile bir düzen vardı.
Canavarların
da düşünme özelliğinin olduğunu bilmiyordu, ama herkes iki koyu kızıl çöl
ejderinin dost olduğunu anlayabilirdi, bu durumda onlardan birini kesmek
mantıklıydı. Üçü arasından en güçlü olan kızıl olan olduğu için sonraki oydu.
Bunu yaptıktan
sonra, sonuncuyla bu şekilde gizli saldırılar yapmadan, kendi yetenekleriyle
baş etmek zorundaydı.
Bu Yulian’ın
aklında kurduğu resimdi, ikinci resmi de kurmak üzereyken.
Büklüm.
Çöl ejderleri
hızlı tepki veriyordu. Birbirleriyle savaşmakla meşgul olsalar bile, biri hemen
uzaklaşıp, kendilerini çözdüler.
O an Yulian’ın
baka kalmasıyla sonuçlandı. En güçlüleri gibi görünen kızıl çöl ejderi, hemen
kanatlarını açtı. Kanatlar son derece ihtişamlıydı ve en az on beş metre
genişliğindeydi.
“İmkanı yok…”
Yulian bunu
kıtanın kitaplarından birinde okuduğunu hatırladı. Kitapta karşısındaki kızıl ejderle eşleşen bir resim vardı, ve bu gün o resimde kini kanlı canlı bir
şekilde gördü.
“Gerçek bir
ejder mi ?”
Yulian şokun
etkisiyle bağırdı. Kızıl ejder çöl ejderini parçalara ayırmak için büyük
pençelerini kullandı.
Sonunda tüm kinini
kusarmışçasına, çöl ejderini ip yumağına dönüştürmek ister gibi parçalara
ayırdı. Yulian neredeyse yerin sarsıntısından düşecekti.
Bu canavardan
kaynaklanan baskı hayal gücünün ötesindeydi ve kızıl ejder yere inip başını
eğerek Yulian’a baktı, o bile ölmek istediğini hissetti.
“Haaaa!”
Yulian tüm
enerjisiyle kalkıp, tüm enerjisini önündeki iki koca kılıca geçirdi.
Gücü canavara
herhangi bir zarar verebilecek kadar fazla değildi, ama en azından içindeki
korkudan kurtulmuştu.
“Puk.”
Tüm gücünü
salmasının sonucunda, ağzından koyu kırmızı kan gelmeye başlamıştı.
O an,
arkasından bir rüzgar esti ve kıçının üstüne düşmeden önce bedeni hafiflemiş
gibi hissetti. Gözlerinin önünde, her şeyden daha kudretli bir insan vardı.
“Usta”
Bu Yulian'la
Kızıl ejderin arasında duran Chun Myung Hoon'dan başkası değildi.
“Bir böceğe
kıyasla, bayağı güçlüsün.”
Chun Myung
Hoon kasten Yulian’ı görmezden geldi ve ejdere bağırdı. Ejder eğlenirmiş gibi
duran Chun Myung Hoon'a baktı.
“Usta”
Yulian zıplayıp
ustasının yanına dikildi. Chun Myung Hoon elini kaldırarak onu durdurdu.
Bu yaratık hayal
ettiğinden daha da güçlüydü ve tam güçte ondan daha zayıf değildi. Çin'de
icabına baktığı bin yaşındaki Leviathan'la karşılaştırılamazdı.
Chun Myung
Hoon, Yulian’a:
“Bunun bir
solucan olduğunu düşündüm ama görünen o ki tehlikeli bir böcekmiş. Senin
gücünde burada durmak bile zor olacaktır bu yüzden uzak dur.”
Yulian
ustasının haklı olduğunu biliyordu, ama nasıl olur da ulu ustasını burada bırakıp
kaçardı ?
Özellikle ustası
onun için gelmişken.
“Nasıl olur da
ustamı burada bırakıp kaçarım? Hayatımı vermeyi yeğlerim…”
Yulian’ın
sözlerini duyan Chun Myung Hoon kafasını Yulian'a çevirerek kuşkuyla baktı.
“Sen…
Gerçektende bu böcek tarafından öldürülebileceğime inanmıyorsun değil mi?”
<<Önceki Bölüm |Tanıtım| Sonraki Bölüm>>
<<Önceki Bölüm |Tanıtım| Sonraki Bölüm>>


