Yulian yoğun zamanlar geçiriyordu. Sabahları ve geceleri, kendi eğitimine odaklanıyor. Gün içinde ve akşamları, Red Storm takımıyla kılıç
ustalığına odaklanıyordu.
Tüm bunların ortasında, tarih ve strateji öğrenmeye
dikkat ettiğinden emin oluyordu. Bu yüzden günün yirmi dört saatten, otuz dört
saate artma düşüncesi doğal olarak Yulian’ın kulağına hoş geliyordu.
Ama istediği bir şey olduğundan dolayı, hayalini
gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu bir şey ve yalnız başına olmayıp onunla
aynı tutkuyla dolu olan savaşçılarla beraber talim yaptığından, Yulian yorgun
hissetmiyordu.
Dört saat bile uyumanın zor olduğu çetin hayatına
devam ettiğinden, Yulian önemli bir şeyi unutmuştu.
Yulian her zamanki gibi bir günde genç savaşçılarla
talime odaklanmıştı. Talim alanı boyunca her yer savrulan büyük kılıçlar, ve vücutları
boyunca ufak tefek yaralar almayı umursamayıp, eğitimlerinden gerçekten de zevk
alıyormuş gibi görünen genç savaşçılarla doluydu.
Neyse ki, kılıcı çamurla kaplayıp köreltmişlerdi. Yoksa bu birkaç saate kalmadan öldürülebilecekleri talimde hayatta
kalamazlardı.
Zor olsa da, savaşçıların çoğu eğleniyor ve Yulian
da pek umursamıyordu.
Bu seviyedeki yaralar üstesinden geldikleri
badireler karşısında hiçbir şeydi.
Birkaç gün önce, birkaç savaşçı şakacı bir şekilde yakındı,
ama Yulian’ın vücudunu gördükten sonra, aralarından hiç biri ses çıkaramadı.
Yulian’ın bedeni bir savaşçıya mükemmel olarak uyan
bir şekilde yontulmuştu, ve bu görüntüde hiç bir kusur yoktu.
Ancak, yontulmuş bedeninin yüzeyinde, saymak için
çok fazla yara izi vardı.
Kırmızı Fırtına üyeleri o an Yulian’a, henüz savaşta
yer almamış olan birinin, nasıl bu kadar fazla yaraya sahip olduğunu,
sordukları zaman verdiği cevabı tam olarak akıllarına kazıdılar.
Yulian iki elinin parmaklarını açıp konuştu.
“Her gün, en az on kez vuruluyordum. Bunu doğru yapmadığım
için, onu doğru yapmadığım için vuruluyordum, karşılık verdiğim için vuruluyordum,
çok yavaş öğrendiğim için vuruluyordum, aptal olduğum için vuruluyordum, bazı şeyleri
çabuk kavrayamadığım için vuruluyordum…”
Savaşçılar, Yulian’ın bitmek tükenmek bilmeksizin dövündüğüne
inanamıyorlardı. Ne tür bir savaşçı, genç bir savaşçıyı bu şekilde eğitir?
Ama Yulian’ın yalan söylemesi için bir sebebi yoktu.
Ve vücudundaki sayısız yara izi bunun doğruluğunu ispatlıyordu.
“Ben bu şekilde öğrendim. Ayrıca, size de bu şekilde
öğretmek istiyorum. Sadece benim bu şekilde yaralandığım yeter. Ayıca!”
Yutkunma.
Kesinlikle birinin yutkunduğu duyulmuştu.
“Eğer yetenekleriniz belirgin bir şekilde artamaz
ise, başka bir seçeneğim olmadığını düşünüyorum. Sizden tek istediğim sizin
gururunuzu inciteceğim durumların olmasının önüne geçin. Bunun önüne geçmenizi tüm
kalbimle istiyorum.”
Bu Yulian’ın sevgili savaşçılarına kendisine olduğu
gibi vurabileceği anlamına geliyordu. Onlar köle bile değildiler; dayak büyük
bir aşağılama olurdu.
Savaşçılar durumu idame ettirmek için daha da sıkı
çalışıyorlardı. Yulian bunların hepsini, utanç kaynağı olması gereken kendi
yaralarını sergilerken söylüyordu.
Yulian birkaç gün önce gerçekleşen bir olayı
hatırladı ve yüzünde bir gülümsemeyle bağırdı.
“Bu günü kıyafetlerinde en çok çamurla bitirecek
kişi savaşçıların büyük kılıçlarına çamur sürmekten sorumlu olacak.”
Büyük kılıçlara çamur sürdükten sonra, eğer darbe
alırsan, yada büyük kılıç tarafından kesilirsen, kıyafetlerinin çamurla kaplanacağı
doğaldı. Zayıf olan güçlü olan ise çok az miktarda çamurla günü bitirirdi. Herkes
bunu gücünü ölçmek ve birbirlerini yakalamaya çalışmak için kullanıyordu.
Yulian’ın bildirisi ateşli bir tutkuyla dolu olan
talim alanına benzin dökmek gibiydi; ve ardından, eğlendirici bir hadise ortaya
çıktı.
Diğer savaşçılara kıyasla temiz kıyafetlere sahip
savaşçılar üzerlerindeki çamur miktarını azami seviyede tutmak için savunmaya
odaklanırken, üzerlerinde çokça çamur olan savaşçılar diğer savaşçıların
kıyafetlerine çamur bulaştırmak için tüm enerjileriyle saldırgan bir kılıç
oyununa odaklanıyordu.
En çok çamuru olan kişi akşamları büyük kılıçlara
çamur sürmekten sorumlu olduğundan beri, o kişinin kendileri olmadıklarından
emin olmak zorundaydılar.
Bu berbat bir işti. Günün talimi bittiğinde, tüm
vücutlarında ağrı oluyordu. Ama tüm kılıçlara çamur sürmek sonraki günün talimine
kadarki dinlenme süresinin o süre kadar kısalması anlamına geliyordu.
Doğal olarak, takımlar oluştu.
Amansızca saldıran takım ve durmadan savunan takım. Kazanan
barizdi. Dalgalar birden yön değiştirdi, ivmesini kaybeden savunan takım gerilemelerini
engelleyemedi.
Talim alanındaki sıcaklık şiddetle büyümeye devam
etti, Yulian bile araya girmiş ve büyük ölçüde ezilen takıma yardım etmek için
kılıcını vahşice hareket ettirdi.
Özel bir durum olmadıkça, bunun son güneş* kaybolana
kadar devam edeceği kesindi.
****birden fazla ay ve güneş bulunuyor
Bu… erkeklerin sıcak terinin kokusuyla dolu olan
meydanda, tatlı mis bir koku yayıldı. Bu, bu tip bir özel durumdu.
Hiç kimse deri zırh gibi bir eşyanın birini göz
kamaştırıcı gösterebileceğini bilmiyordu. Ancak, bu bir anda üstünü tam olarak
saran deri zırhıyla ortaya çıkan kadına gayet yakışmıştı.
Kırmızı saçlarıyla herkesin birinin dikkatini
üzerine çekebilecek olan kadın, gruba doğru yürümeye başladı.
Bu manzarayı gören, savaşçılar, ve tabiki de Yulian’ın
da ağzı şaşkınlıkla hafifçe açıldı. Bu uzun kollar, bacaklar, ve deri zırhın
arasından görülebilen kadının cildinin manzarası son derece güzeldi.
Ek olarak, çöldeki bir çok kadından farklı olarak,
onun düz saçı tutturulmamıştı ama rüzgarda dalgalanan saçıyla neredeyse
fantezimsi bir giriş yaratmıştı.
Güzel kadın. Dalgalanan saçı ve ışıldayan cildiyle,
Yulian’a ve savaşçılara baktı.
Bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını oynattı, ama
konuşmadı.
İlk olarak Yulian’ın veya savaşçıların konuşmasını
bekler gibiydi.
“Git karşıla onu.”
Savaşçılardan biri Yulian’ı arkasından itleyerek,
dedi. Yulian tuhaf bir şekilde dikiliyordu, kadına doğru yönelmeden önce
dikkatlice sordu.
“Bayan… siz kim olabilirsiniz?”
Kadın konuşmadan önce Yulian’a karşı hafifçe başıyla
selam verdi.
“Ben Rivolde ailesinin genç kızıyım, Grace Nellisi,
Pareia savaşçılarının talimini aksattıysam özür dilerim. Buraya gelme nedenim
Yulian Provoke isimli savaşçının burada olup olmadığını görmekti.”
Tüm savaşçılar gözlerini Yulian’a çevirmeden önce,
kadının emredici ses tonundan dolayı birbirlerine baktılar.
Az önce tanıştıkları kadının ağzından çıkan kelimeyi
duyunca, Yulian gergin bir şekilde konuştu.
“Ben Yulian, ama benden ne istiyor olabilirsin?”
“Sen mi?”
Kadın, Yulian’ı baştan sona süzerken cevapladı.
“Evet.”
“Sen gerçekten de Pareia’nın genç Yıldızı, ve tek
başına çöl ejderi öldürmek için canavar çölüne gittiği söylenen kişi misin? Çöl
fatihi Yulian Provoke?”
Kadın sanki ona inanamamış gibi cevapladı, Yulian başını
sallayarak cevap verdi.
“Ben Yulian Provoke, Yıldız Baguna’nın ilk doğanı,
ve kesinlikle yetişkinliğini canavar çölüne giderek kanıtlayan kişi. Ama neden
Rivolde’nin genç kızı , Grace, beni arıyor?”
“O kadar da güçlü görünmüyorsun.”
“Ne?”
Grace soruya cevap vermek yerine tuhaf bir şekilde
karşılık verdiğinden, Yulian çılgına dönmüştü.
“Kendi başına bir çöl ejderi yakaladığı için, boyunun
en az iki metre, parmaklarının da çöl kaktüsü ve gövdesinin de ayı böceği*
kadar olduğunu düşünmüştüm.
****İnsanı kafasından yemeye başlayan etobur büyük bir
canavar
Yulian, Grace’nin sözlerine karşı gülmeye başladı. Şakasına
bu dedikoduları yayan birini hatırladı ve anlattıkları aynı Grace’nin dediği
gibiydi.
“Sadece dedikoduların doğruluğunu onaylamak için mi
geldin?”
Yulian’ın sorusuna karşı, Grace şaşırdı ve asıl
niyetini gizleyerek.
“Savaşçı Yulian Provoke, ben, Grace Nellisi, bir
karşılaşma talep ediyorum.”
<<Önceki Bölüm |Tanıtım| Sonraki Bölüm>>
<<Önceki Bölüm |Tanıtım| Sonraki Bölüm>>


